30 Haziran 2020 Salı

Rıza Baba ve Gule Ananın Anısına…

 Rıza Baba ve Gule Ananın Anısına… 

 

H.GÜRER

30 Haziran 2020

 


Herkesin şu yaşamda biyolojik bir ana ve babası olur. Kimilerinin bir de maneviyatta ana-babaları olur. Bizim ise manevi ana ve babamız çoktu. Çünkü dostlarımızın her biri bizim için kardeşten öteydi. Onları doğuran, büyüten, var eden, yetiştiren ve dostumuz olma güzelliğini yaşamamıza vesile olan her ana-baba da bizim için aynı değerdeydi. Öyle evlatlar yetiştirdikleri için...

 

Buradaki amacım “Eski dostluklar-eski zamanlar iyiydi” duygusallığına girip geçmiş güzel şeylerden bahsetmek değil, (duygusallık güzel ve insanı var eden temel olgu, ancak bu, çirkinleştirilen şu dünya da büyük kusur haline getirildi!) yaşadığımız an ile kurulan ilişkinin ve evrilen yaşamsal prensiplerin, yaşam ve düşünüş tarzının, sevgi, sadakat, samimiyet, dostluk ve aşkın dejenerasyonuna küçük bir dokunuş ve bir de tabi ki ölçülemez bir zaman parçasının küçücük bir zerreciğini Gule Ana ve Rıza Baba şahsında size anlatmak istiyorum...

 

Rıza amca ve Gule Ana Yusuf’un tüm arkadaşlarına diğer evlatlarından ayırt etmeyecek kadar sevgiyle yaklaşır, dokunur, öper, incitmeyecek kadar narin elleriyle severlerdi. Bir kez olsun gülücüksüz karşılamadılar bizi. Hem de sadece öyle güzel günlerde değil, hep başımızın belalı olduğu zamanlarda yüzlerinde ki gülücüklerle kapılarını, yüreklerini, sofralarını açtılar. Başımız hiç beladan kurtulmaz, ardımızda bireysel ve kurumsal/sistemsel belalar hiç eksik olmazdı, onlar yine de yılmadan usanmadan ve başları belaya girecek diye korkmadan açtılar yüreklerini ve kapılarını bizlere... 

 

98’de günlerce gördüğümüz işkencelerden askıdayken sağ ayak parmaklarımdan verilen elektriklerden dolayı ayak tırnaklarımın birkaçı patlamıştı. “Tırnak Etten ayrılmaz” derler ya inanmayın; o yalan, öyle ayırmışlardı ki aylarca birleşmedi!.. İçeriden çıkınca “kor” bize dini bir ritüelle olmasa da “kurban” kesmişti. Şüphesiz Kurban edilen güzel canlının ya da armağan edilen “tanrının” gücünden değildi bırakılmamız ya, kor da dinsel yönüne bakmadan maksat kutlama olsun diye kesmişti. Evlerine gittiğimde Rıza Babayı ve Gule Anayı gidip Al yanaklarından öptüm. (“Topuk öpmek el öpmekle başlar” der gibiydiler ve asla ellerini öptürmezlerdi!) Gule Ana ve Rıza Baba öpücüklerimden sonra gerilip acıyla dolu birkaç tokat indirmek istediler bana, ben boşa gitmesin diye eğildim vurabilmeleri için, sonra kıyamadılar. “Zaten size yapacaklarını yapmışlar, bizim tokadımız sizi hiç yolunuzdan caydırmaya yetmez. Ama Oğlum yapmayın etmeyin, bak sizi harcayacaklar sonunda, bu düzen böyle gelmiş böyle gider, gençliğinize yazık” diyerek tokat olarak kalkan eller yüzümü okşayan, bir sevecenlikle inmişti. 

 

Yemeğimizi yerken ben fark etmedim, etimden ayrılan ayak tırnaklarımdan sızan kan, sargı bezlerinden sızarak giyindiğim beyaz çorabın bir kısmını kızıla boyamıştı. Baktım ananın gözü ayağıma takılmış, hüzünlü bir hal alan bakışının odaklanan yönüne baktığımda gördüm çorabın bir kısmının kızıllık içinde olduğunu. Sanırım merdivenleri çıkarken zorladığımdan kan sızmıştı yeniden. Oysa sporlarımı çıkardığımda dikkat etmiştim. Bir şey yoktu. Malum görüntüyü ananın hüzünlü bakışlarından kaçırmak için diğer ayağımın altına doğru kıvırıp kapatmaya çalıştım ki kafasını sallayıp derin bir offff çekti. Yarı Türkçe yarı Zaza’ca mırıldandı belirli-belirsiz bir şeyler. Sonra kalkıp gelip yanıma oturdu.  “Biz tırnağınıza zarar gelmesin istiyoruz ama onlar sizin canınızı almak istiyor oğlum” deyip elimi tuttu, başını salladı, sesi kendi içinde boğuldu.  

 

Söylediklerinin kendi yaşam dünyasında ve kaygı dağarcığında haklı yanları vardı hiç şüphesiz ki, ancak biz bir dik duruşun, kaç yenilgi, kaç yıl hapis, kaç on yıl sürgün, kaç gözyaşı, kaç kalp ağrısı, kaç hasret, kaç yitim ettiğini biliyorduk. Sonuçları bilinmeyen bir serüven değildi adımlarımızın hiçbiri... Küçük dünyamızda koca dünyanın adaletsizlik üzerine kurulu temellerini sarsma kararlılığındaydık ve asılacağımız ipe kanımızın değmesi gerektiğine inanırdık! Yani yaptığımız işi tam hakkıyla, canla başla yapmamız gerektiğini bilir öyle davranırdık. Bir kadın seveceksen tam sevmelisin. Bir takım tutacaksan tam tutmalısın. Yani hakkını vermelisin her yaptığın işin. Öyle zoru gördüm, korkuyu gördüm, ölümü gördüm vaz geçtim yoktu bizim lügatımızda! Dostluklarımızda bu temel üzerinde şekillenmişti, şimdinin arkadaş-dost-sevgili vb. İlişkilerinin yeşerdiği toprağı para, havası çıkar ekonomik ikliminden çok uzaktı...

 

Dedim ya biz kendimizi dünyayı temellerinden sarsacak gibi görüyorduk, sarsamasak bile

Dünyadaki adaletsizliği değiştiremesek bile kendi yaşadığımız coğrafyanın adaletsizliğini değiştirebileceğimizi düşünüyordu çoğunluğumuz. Onu dahi başaramasak dünya da ki adaletsizlik karşısındaki duruşumuzu değiştirebileceğimize inanıyorduk. Öyle de yaptık! Hiçbir zaman zalimin, haksızın, eğrinin ve yanlışın yanında ve onlardan olmadık! Bunu herkes yapabilirse zaten yaşadığımız coğrafya ve dünya açısından da önemli bir değişim sağlanmış olacağımızı biliyorduk. Tüm bunlar ağır bedeller gerektiriyordu. Bu bedelleri göze alanlar değil yanında ve ilişkide olduğu herkes ödemek zorunda kalıyordu! “Tanrılara” baş kaldırmanın bedeli, kişilerin bedensel ve manevi “kefareti” değildir, sevdikleriyle sınanmasıdır! Bize kendi bedenimiz üzerinden uygulanan hiçbir şeyin acısı sevdiklerimizle sınanmak kadar ağır gelmedi. Ona karşın yine de beyaz bayrak dalgalandırmayacak denli onurlu durduk. İşte o sevdiklerimizden bazıları da Rıza baba ve Gule Anaydı...

 

“İnsan anlaşıldığı ve anladığı insanla çiçek açar” derler. Rıza baba ve Gule Ana tam da böyleydi. Birbirlerinin bakışlarından, suskunluklarından, gözlerinden anlıyorlardı birbirlerini. Aynı dili konuşanlar değil, Aynı duyguyu paylaşanlar birbirini daha doğru anlayabilir ve anlaşabilir gerçekliğinin ete-kemiğe bürünmüş örnekleriydiler… 

 

Onların o güzel uyumlu hallerini birbirlerine düşürmek için az hinlikler yapmadık. Rıza baba biraz gönlümüz olsun diye sözde kızarmış gibi yapsa da Gule Anaya, 3-5 dakika sonra dayanamaz yakalayıp Gule Anayı pala bıyıklarını onun o güzel yanaklarına sürerek öper kahkahasını patlatırdı. Gule Ana da hoşuna gitmesine karşın gitmemiş gibi yüzünü ekşitir, Rıza babayı iteleyerek kollarından kurtulur bazen kızarak bazen de gülerek çıkar giderdi. İnsan imrenirdi aralarındaki ilişkiye. Onların bu hallerine tanıklık edince, biz sevgilimizi dahi o denli öpmediğimize yanardık. Ve şairin dediği gibi: satın alınamayan şeyleri severdik; deniz gibi, gök yüzü gibi, Ay ve güneş ve sevgi gibi…

 

Fırtınalı zamanlardı. Kısa ama serüvenlerle dolu anlatamayacağımız kadar hüzünlü, kaotik, sancılı ve ağır bedeller ödemek zorunda olduğumuz dönemlerdi… Mutluluklarımızdan çok hüzünlerimiz, sevinçlerimizden çok acılarımız oldu. Her birini Rıza baba ile Gule Ana bir şekilde bizimle yaşayan ve paylaşan onlarca Ana ve Babalarımızdan biri oldular. 

 

Uzun yaşadılar. Ölüm kaçınılmaz gerçeği olarak herkesin, hepimizin bir nefes kadar uzağında. Herkes ölür ama herkes yaşamaz! Herkes onlar gibi ruh ikizini bularak ölünceye dek birbirini severek yaşama veda edemez. Onlar güzel şeylerden çirkin anlamlar bulanlar değil, kötü şeylerden dahi iyimser yanlar bularak yaşayanlardandılar.

 

Ve günümüz insanının bilmediği yalın bir gerçeği biliyorlardı; insanın, sadece ölümle sevdiklerini kaybetmediğini bilerek hassas yaklaşıyorlardı birbirlerine/sevdiklerine. Bu da yaşamda insanı incitmeden yaşamayı başarmayı ve mutlu olmalarını sağlıyordu. 

 

11 yıllık sürgünden sonra döndüğüm ilk gün, ilk saatlerdi hava limanında çıktığımızda “Rıza baba yaşamını yitirmiş” dediler. Çantamı bırakıp aileye olan 11 yıllık hasretin tozunu alamayacak kadar kısa bir sarılmanın ardından cenazeye koşturarak gitmiş, son anda yetişmiştim. Kor beni karşısında görünce acısı ile sevinç arasında bocaladı, şaşırdı. Çünkü gidebileceğimi kimse ummuyordu ve büyük bir sürpriz olmuştu. Yusuf için koca bir şok yaşanmasına neden olmuştu varlığım. Rıza babayı görememenin hüznüyle uğurladık kendisini. Geçtiğimiz kısa zaman öncede Gule anayı aynı şekilde uğurladık. Her aradığımda mutlaka iki çift laf ederdik. Zor duysa da sesimizi duymak mutlu ederdi onu. Cenazesinde bulunamadım. Bu durumlarda hüzün, gidememek, yaşanmışlıklar hepsi katmerli bir deryaya dönüşüyor. Böyle anlarda boynunu büküyor yaşam, anılar yaşam ve zaman karşısında daha dik duruyor hatıralarımızda. Körpecik ömrümüz akıp gidiyor yitirdiğimiz sevdiklerimizle beraber. Sızının kıyılarına iniyor masun ürkek ceylanlar, ölüm kesiyor hayatın yollarını... Ve biz, yüreğimize gömdüğümüz sevdiklerimizin özlem ve hasretiyle onları unutmayarak sürdürüyoruz yaşamı...